Akıllar arası seyahatlerin birinde karşılaştığım ve hemencecik kaynaştığım bir konu oldu zaman içinde.

Zaten bana, zamanın dışında herhangi bir aktivite yaptırabilecek bir teknolojik imkan da yoktu. İnsanoğlunun evrim sürecinin devam ettiği kesindir. Bu akıl yolunda karşıma çıkan konu insanın gen şifresinin çözülmesiyle ilgili... Evet hiç bir tartışmaya yer bırakmayacak bir şekilde insanoğlu ALIN YAZISI 'nı buldu! Evet çözdük KADER kavramının gizemini!

Alın, bu yazının en okunaklı olduğu, nispeten düz bir alan diye ismi alın yazısı, yoksa bu KADER 'in ta kendisi işte!

Yarının toplumunda bir çocuk, dünyaya gelmeden önce bilinecek hangi hastalıkları mesela kaç yaşında yaşayacağı? Cinsel tercihlerinin ne türde olacağını söyleyecekler bize? 

Çok uzak olmayan bir tarihte insanlar ceplerinde küçücük ve herhalde dijital (zaten o yüzden küçücük) "kimlik kartı" taşıyacaklar. Burada herkesin her şeyi en başta da gen haritası bulunacak. İnsanlar sevgililerine bu kimlik kartlarını gösterecekler ve bu yolla birbirlerini tümüyle tanımış olacaklar. Şimdi 2002 yılında taşıdıkları kimlik onlarla ilgili hiçbir "gerçek" bilgi vermiyor. Şimdiki kimliklerimiz devletin bize verdiği ve taşımamızın zorunlu olduğu bir belgedir ve öküzlerin kalçasına yapılan döğmelerden hem daha saçma, hem de zaman zaman daha acı vericidir. Çünkü bazen devlet onu sebepsiz yere geri alır. İşte o zaman çok acıtır. Devlet senin bu yurdun çocuğu olup olmaman konusunda söz sahibidir. Mesela bizim devletimize göre hala Nazım Hikmet bu yurdun insanı değildir. Bu yasağı koyan insanların kendileri de dahil bu ülkede Nazım Hikmetten şu ya da bu şekilde etkilenmemiş ya da ilgilenmemiş bir Allah'ın kulu yokken üstelik! Nazım Hikmet'le ilgili herhangi bir "şey" birinci sayfa haberidir! Neden acaba? Başka hangi Rus vatandaşının bizim hayatımızda böyle bir garantisi vardır. Bir insanın kendi yurdunu seçmesi konusunda hiç bir devletin hiçbir bireye söyleyecek bir sözü yoktur olamaz da! Bir insan bir yurdu sevecekse kimseden izin almaz. Bir insan bir şeye aşık olurken kimseden izin almaz! Ama benim ülkemde SEVGİ, çoğu zaman bir İZİNSİZ GÖSTERİ oldu.

BIR "ŞEY"İ (Kİ BU ŞEY, BIR INSAN DA OLABİLİR) SEVİYOR OLMAK BİR MARİFET DEGİLDIR. MARİFET O ŞEYİ SEVMEYENİ DE SEVEBİLMEKTİR.

İnsan hayata, çevresini görmeyle başlar, yüzünün neye benzediğini  bile, aynanın icadından önce, sudaki yansımasının kendisi  olduğunu anlayana kadar bilemezdi. Kendi dışındaki dünya o kadar renkli ve heyecan doludur ki , biraz bu yüzden , birazda kendini tanımak için gereken bilgi (psikoloji, psikiyatri, biyoloji, antroploji vb.) ve tecrübenin olmamasından olsa gerek, en son kendisini tanır.

İnsanlar, heterotrof(kendi besinini sentezleyemeyen) canlılardan oldukları için, dışarıdan hazır besin almak zorundadır. Bu yüzden bitkiler iklim şartlarıyla mücadele etmek zorundayken , insanlar hem iklim şartlarıyla hem de besin elde etmek için mücadele eder. Bu mücadele o kadar amansızdır ki, rakip canlılara karşı  sağladığımız üstünlüğe rağmen günümüzde bile , bir ömür sürer. Tabi son çağlarda bu mücadele bir kısım insanlar için hayatta kalma mücadelesiyken bir kısım için daha iyi yaşama mücadelesi olsada,  bu herkesin mücadele etmek zorunda kaldığı gerçeğini değiştirmez. Hayat koşturmasında zamanı bol (!) filozoflar dışında , pek kimse zaman ayırmaz kendisini tanımak için, zaten tanıdığını düşünür.

Hiç tanımadığımız bir insan bize itici gelelebilir ve “soğuk, ukala, şımarık, güvenilmez” gibi ön yargılarda bulunabiliriz. Neden itici geldiği ile pek ilgilenmeyiz. Yine tanımadığımız bir insan bize çekici gelebilir ve “sempatik, bilgili, ciddi, güvenilir” gibi ön yargılarda bulunabiliriz. Neden çekici geldiği ile pek ilgilenmeyiz. Karşı cinsiyetle  ilişkide ise “elektrik aldım, alamadım” sözleriyle kendimizi ifade ederiz.

Tüm bunların altında yatan sebep ise insanın kendisinde olmayanı istemesidir. Kendi besin üretemediği için besin ister, tek başına çocuk yapamadığı için karşı cinsi ister , kendisinde olmayan özellikleri karşısındakinden bekler. insan kendisine benzeyen insanları itici , benzemeyenleri  ise çekici bulur. Yani insan kendi özelliklerini bilip hoşuna gitmeyen yönlerini törpüleyebilirse (bunun için duygu, düşünce ve davranışlarındaki hataları bulup, düzeltmesi gerekir), karşısında kendisine benzeyen de aynı şeyleri yaparsa, anlaşmaları çok daha kolay olur, karşıdaki kendisini değiştirmese bile kendisi ile barışan karşısındakine daha anlayışlı davranabilir, böylece kendisi ile barışan, dünya ile barışmış olur bir anlamda.

Engin S. 5.2.2022 Darıca

İnsanlar, kendilerini güvende hissetmek ve mutlu olmak ister. Kendini güvende hissetmek için ya güçlü birini yanına almak yada gücünü artırıp çevresini kontrol altında tutmak ister. Aynı zamanda sahip olarak mutlu olacağını sanan insan, mutsuz olma sebebini sahip olamadiklarına bağladığı için daha çok şeye sahip olmaya çabalar. Bu çaba aynı zamanda stres kaynağı olduğundan, stres altında başarısının ve yeni sahip oduklarının tadını da yeterince çıkaramaz. Bu yeterince tatmin olamama hali kişiyi daha çok sahip olma çabasına bu çaba daha çok strese, daha çok stresde mutsuzluğa neden olur. Bu bir kısır döngü oluşturur. Bu kısır döngü içinde sürekli stres, monotonluk ve doğasına uygun olmayan yaşam biçimininde etkisiyle kişinin sağlığıda bozulur. Sürekli stres altında kalan kişilerin bağışıklık sistemi basķılanır, kanser, kalp hastalıkları, mikrobik hastalıklar gibi bir çok hastalığa açık hale gelir. Sağlığın bozulması ek bir mutsuzluk kaynağı olur. Bu kısır döngüden kurtulmanın yolu, vücudumuzun çalışma sistemini, nasıl mutlu olacağımızı, sadece maddi şeylere sahip olarak mutlu olamayacağımızı, çünkü esas ihtiyaçlarımızın bu maddi şeylerden ibaret olmadığını, örneğin sevgi ihtiyacı, cinsellik ihtiyacı, güvenlik ihtiyacı veya saygınlık ihtiyacı gibi temel ihtiyaçları karşılanmamış kişinin diğer ihtiyaçları fazlasıyla karşılansa bile yeterince mutlu olamayacağını öğrenmekten geçer.

Engin S.

Bireyi iktidara karşı kim koruyacak, can güvenliğini, mal güvenliğini, özgürlüğünü kim ve nasıl sağlayacak?

 

Mutlak monarşilerde (krallık, padişahlık gibi) halkın yaşama hakkı , mülkiyet hakkı ve diğer hakları monarkın keyfine kalmıştır. İsterse sizin canınızı, isterse malınızı alır , sizin hiçbir hakkınız yoktur. Padişahım yada kralım çok yaşa diyerek,belki lütfuna nail olma ihtimaliniz vardır ancak. Bir insanın bu kadar güçlü olması,diğerlerinin ona itaati ile mümkün olur, aksi takdirde kral felanca kişi asılsın dediğinde kimse itaat etmezse kralın korkunç gücü kendi bileğinin gücüne iner bir anda,gücü yetiyorsa kendi asar, yetmiyorsa komik duruma düşer. Bu durumu çok iyi bilen kral ya kendisinin olağan üstü güçleri olduğuna (örneğin savaş tanrısının oğlu olduğuna ) inandırabileceği saf kişileri etrafında toplayarak güç oluşturur ve bu güçle diğerlerini ezerek zorla itaat ettirir, yada yakın çevresine birtakım ünvanlar ile menfaat vaad eder ki ona sadık kalsınlar itaat etsinler veya her iki yolu birden kullanır. Bu güç sarmalı bir kez kuruldumu korkunç boyutlara ulaşabilir ve artık birey bu büyük güç karşısında çaresiz kalır. Devletin yada iktidarın korkunç gücü karşısında bireyin ezilmemesi için iktidarın gücünün sınırlanması gerekir. Montesquieu kuvvetler ayrılığı teorisi ile bunu sağlamaya çalışmıştır , devletin gücünü yasama yürütme ve yargı olmak üzere 3 eşit parçaya ayırmış ve bunların eşit ve birbirinden bağımsız güçler olması gerektiğini söylemiştir. Ancak kuvvetler ayrılığı tek başına yeterli değildir çünkü; yasa koyucu bireyin tüm özgürlüklerini tüm haklarını, insan olmasından kaynaklanan temel haklarını çıkardığı yasayla elinden alabilir, dolayısıyla yargılamada bu yasalara göre yapılacağından kişilerin can ve mal güvenliğini ve temel haklarını yargı dahi koruyamaz. Düşünün üç yıl emeklilikten sonra işçilerin devlete yük olduğu dolayısıyla idam edilmesi gerektiği konusunda bir yasa çıkmış olsun kim bu yasaya kurallar içinde karşı çıkabilir? Olmaz demeyin Hitler ve Stalin dönemlerinde ölen milyonlarca insan olabilirliğinin kanıtıdır. Bunu sınırlamanın yolu anayasa ve anayasa mahkemesinden geçer. Öyle ki bireyin temel hakları (yaşama , mal edinme , eğitim, seyahat vs.)anayasada belirtilir, kanun koyucu bu temel haklara aykırı kanun çıkaramaz , çıkarırsa anayasa mahkemesi kanunu iptal ederek, bireyin temel haklarını korur. Aynı zamanda yargı (tabiki iktidarın etkisinden uzak bağımsız ve adil yargı), anayasaya uygun olarak çıkarılan yasalara, yasayı çıkaranlar ve iktidar dahil olmak üzere, herkese eşit uygulanmasını sağlar. Bunun için iktidarın yasa yapıcının yargı üzerinde hiçbir gücünün olmaması gerekir, işte bunun adı "Yargı Bağımsızlığı"dır.

Mağara devrinden sonra insanlar,  başlarını sokacakları, kendilerini ve ailelerini yabani hayvanlardan, doğa olaylarından (yağmurdan, soğuktan, şimşekten...) koruyabilecekleri, güvende hissedecekleri başkalarının giremiyeceği bir sığınağa  ihtiyacı duymuşlar bunun için ev adını verdiğimiz yapılar inşa etmişlerdir ve  buraya sadece güvendikleri kişileri kabul etmişlerdir. Günümüzde bu ihtiyaç yasalarla güvence altına alınmış ve "Mesken Masuniyeti" yada "Konut Dokunulmazlığı" olarak adlandırılmıştır.

Konut dokunulmazlığı  Anayasa’nın 21. Md.si  ve Türk Ceza Kanunu’nun 116 ve 119. Md.leri ile güvenceye alınmıştır. Türk Ceza Kanunu  bir taraftan konut dokunulmazlığını ihlal suçunu 116.md.sinde 3 yıla kadar hapis cezası ile cezalandırırken, diğer taraftan Borçlar Kanunu 319. maddesinde, satış ve sonraki kiralama için, tanımadığı kişilere evini açmak zorunda bırakmışdır. Bu hüküm zamanına uygun olsa bile, görüntülü görüşme ile doktor muayenesinin  bile yapıldığı  günümüzde gereksiz, huzur bozucu ve bazı durumlarda da tehlikelidir.

Kiracı tanımadığı kişileri evine (yatak odasına kadar) sokmak zorunda olmamalı, satış ve sonraki kiralama için ev gösterme yükümlülüğü, ancak video görüntü ile sınırlı olmalı ve yasa bu şekilde kiracının temel hakları gözetilerek yeniden  düzenlenmelidir. 

Yönetenlerin  görevi,  toplumun huzurunu, mutluluğunu  sağlamaktır.

Engin S. 2024

 

 

 

 

 

 

1-İç Engeller:

a)Temel İhtiyaçlarımızın karşılanamaması; Temel ihtiyaçlarını karşılayamamış birinin mutlu olmasını bekleyemeyiz. Karnı tok, gazı alınmış, altı temiz, sevgi ve güven ihtiyacı karşılanmış bir bebek eğer hasta değilse güler, mutludur; bunlardan biri eksikse ağlamaya başlar, mutsuz olur...

   Yaş ilerledikçe ihtiyaçlar çeşitlenmeye, çoğalmaya başlar (öz güven, statü, saygınlık, kendini gerçekleştirme gibi), hatta gerçekte ihtiyaç olmayan ihtiyaçlar çıkmaya başlar. Bu sonradan çıkan ihtiyaçlar genellikle dışarıdan bize dayatılan ihtiyaçlardır, özellikle reklamcıların işi ihtiyaç yaratmaktır, daha doğrusu bizim duyularımıza hitap ederek, psikolojik zafiyetlerimizi kullanarak bizlerde, olmasa da olur şeyler için, olmazsa olmaz duygusu ve sahip olma isteği yaratırlar. Kapitalist sistem, ihtiyaca uygun üret mantığını daha da ileri götürerek, ürettiğine ihtiyaç hissettir aşamasına geçeli çok oldu, örneğin ihtiyacından fazla giyeceği olana, yeni moda algısı yaratarak ihtiyacı olmayan ürünleri de satmayı başarmıştır. Bu yeni model araba içinde, cep telefonu içinde, yazlık ev, kışlık ev, yat, uçak gibi bir çok şey için de böyledir. Bu şekilde artan ihtiyaçları karşılayabilmek de kolay değildir. Bir ömür çalışıp karşılanamayan ihtiyaçlar(!) ve bu mücadeledeki stress, arkadaşlık ve dostluklardaki kayıplar, yaşamı ıskalama, giderek yaşlanma insanı mutsuz etmektedir. Görülen o ki, yaratılan suni ihtiyaçların giderilmesinin mutluluğumuza yararından çok zararı vardır.

   Oysa ki: Temel ihtiyaçları karşılanan bebek nasıl mutlu gülücükler dağıtıyor ailesine de neşe kaynağı oluyorsa , temel ihtiyaçları karşılanmış bireyde kendisi ve çevresi için mutluluk kaynağı olur. Burada esas konu temel ihtiyaçların doğru belirlenmesidir. Psikolog Maslow 1943 yılında  '' İhtiyaçlar Hiyerarşisi '' adı altında bir piramit şeklinde temel ihtiyaçlarımızı belirlemiştir

Abraham Maslow’un ihtiyaçlar hiyerarşisine günümüzde , "Bilme ve Anlama İhtiyacı",  "Estetiksel İhtiyaçlar" ( Müzik, Sanat, vb.) gibi yeni basamaklar eklenmiştir. Bilim dogma değildir, her zaman geliştirilebilir.

Temel Fizyolojik İhtiyaçlar :(Nefes alma, Beslenme, Boşaltım, Cinsellik vs.) Maslow'a göre "Temel Fizyolojik İhtiyaçlar" karşılandığında bir üst basmaktaki ihtiyaç devreye girer , o da karşılandığında bir üst basmak ve sonunda en üst basamak olan "Kendini Gerçekleştirme" ihtiyacı ön plana gelir. Örneğin, bir insan çok susamış ise o insan için en önemli ihtiyaç susuzluğunu gidermektir. Maslow bunu ''en güçlü gereksinim'' olarak adlandırmıştır. Eğer aynı susamış insan aynı zamanda nefessiz kalırsa, bu durumda öncelikler değişecek daha temel fizyolojik ihtiyaç olan nefes alma gereksinimi ''en güçlü gereksinim'' olacaktır.

Güvenlik İhtiyacı: Bireyin kendisini ve yakınlarını tehlikeden uzak tutma ihtiyacı. Fizyolojik ihtiyaçları karşılanan birey 2. sırada olan güvenlik ihtiyacını karşılamaya çalışır. Oysa aç kurt'un tehlikeyi göze alıp şehre inmesi gibi, aç insan da ekmeği için bir takım riskleri göze alır (İş kazası vs.)

Sevgi ve Ait Olma İhtiyacı: Sevme, sevilme, başka insanlarla yakın ilişkiler kurabilme, sosyalleşme, bir yere ait olma, benimsenme.( Bir yere ait olma, güvenlik ihtiyacından kaynaklanıyor olabilir: hayvanların sürü oluşturarak kendilerini korudukları gibi insanlarda kendilerine yakın bir grup içinde kendilerini daha güvende hissederler.) 

Statü , Saygınlık İhtiyacı :Maslow bu ihtiyacı insanın kendine duyduğu saygı ve başkalarının saygısı şeklinde iki alt gruba ayırır. Kendine saygı duyan insan, güçlü olmak, başarmak, olgunlaşmak, ustalaşmak, kendine güvenmek, bağımsız ve özgür olmak ister. Başkalarının saygısını istemede ise tanınma, statü ve prestij elde etme, önemli olma, üstün olma gibi istekler söz konusudur.

Kendini Gerçekleştirme:  Kendini gerçekleştirme ihtiyacı dışındanki bütün ihtiyaçlar giderilmelerinin ardından davranış üzerindeki etkileri azalırken, aynı durum kendini gerçekleştirme için söz konusu değildir. Bu aşamaya kadar gelebilmiş biri için kendini gerçekleştirme ihtiyacı davranış üzerindeki etkisini sürekli ve arttırarak devam ettirebilir. Çünkü kendini gerçekleştiren insan kendi potansiyelini ve gizli güçlerini keşfetmek için sürekli bir çaba içinde olur. Bu durum bireyin üreterek ve zevk alarak bütün potansiyelini kullanmasıyla devam eder. Kendini gerçekleştirmiş insan, özellikleri ile diğer insanlardan farklılaşmış ve Maslow'a göre de böyle bir insanın güdülenmesi alt düzeyde güdülenmelerden ayrılmış ve tamamen insanın gelişmesine yönelik güdülenme insana hakim olmuştur.

b)Hastalıklar; Dişimiz ağrırken mutlu olamadığımız gibi, depresyondayken de mutlu olamayız (manik depresyonun, manik halinde değilsek). Ne yazık ki toplumumuzda psikiyatrik rahatsızlıklara gereken önem verilmemektedir. Ağır olmayan psikiyatrik rahatsızlıklar çok yaygın olduğu için bizlere bu durum normal gelmekte dolayısı ile tedavi istenmemektedir. Bu durum mutluluğumuzun önündeki en önemli engellerden biridir. Kimi zaman bir tanıdığımız, her türlü "check-up" tan muayeneden geçtiği halde herhangi bir hastalık bulgusu yoktur fakat şikayetleri devam etmektedir bu durumda bile bir psikiyatriste gitmeyi düşünmez çoğu insan. Düşünmez çünkü bu şikayetlerin psikiyatrik bir sorundan da kaynaklanıyor olabileceğini bilmez, kırık kanatlıların solunum sistemini öğreten eğitim sistemimiz sağlığımızla ilgili fazla bilgi vermez.

c)A tipi davranış biçimi; Kısaca mükemmeliyetçilik, titizlik, başkalarının sorumluluğunu alma ve en önemlisi olayların negatif yönlerini daha çok görme eğilimi  olarak tanımlayabiliriz. Olayların negatif yönlerini görme eğilimi, en kötüsüne hazır olup, iyisi olursa sevinme, her durumda ayakta kalama isteğinden kaynaklansa da, daha fazla strese neden olduğundan, stres altında mutlu olamayız. Stresle başa çıkma yöntemlerini öğrenmeli, davranış biçimimizi gerektiği kadar değiştirmeli, kendimize ve çevremize zarar vermeyecek hale getirmeliyiz. (Bu konuda ayrıntılı bilgi Prof.Dr Zuhal Baltaş & Prof.Dr. Acar Baltaş ‘ın kaleme aldığı "stres ve başa çıkma yolları’’ adlı eserinden veya benzer kaynaklardan edinilebilinir.) A tipi davranış biçimine sahip olanlar, genellikle B tipi davranış biçimine sahip olanlara nazaran daha az sosyal ilişki kurarlar oysa sosyalleşme temel ihtiyaçlarımızdandır, doğru kişilerle doğru zamanda karşılanması gerekir. 

d)Korkularımız: Eğer gerçek bir tehlikeye dayalı ise bu durum yukarıda belirtilen temel ihtiyaçlardan "Güvenlik İhtiyacı" nın karşılanamadığı anlamına gelir ki, güvenli bir ortamın sağlanması  ile giderilebilir. Bunun dışındaki korkularımız varsa bunlardan kurtulmalıyız. Örneğin: ''çok güldüm ağlayacağım'', ''seversem sonunda üzülürüm'', '' ya sevgime karşılık bulamazsam'', ''ya beni beğenmezse'', ''ya günaha girersem'', ''ya başaramazsam'', ''ya hata yaparsam'', ''ya mutsuz olursam'', ''ya başıma kötü bir şey gelirse'', ''ya el alem bir şey derse'', ''psikoloğa - psikiyatriste gitme korkusu(utanma)'' ve sair sayısız korkularımız mutlu olma ihtimalimizi elimizden alır. Bu korkularımız olmazsa mutlu olacağımız kesin değildir ama bu korkularla mutluluğa şans tanımayacağımız kesindir. Piyango bileti almayana ikramiyenin çıkmayacağının belli olması gibi, korkularımızın da bizi mutsuz edeceği bellidir. Bunun gibi gereksiz korkularımızdan kurtulup mutluluğumuza şans tanımalıyız (bana çıkmaz dememeliyiz, ya çıkarsa :) Bu arada gerçek tehlikelerden kaynaklanan korkular hayat kurtarabilir, burada bahsettiğimiz korkular arkasında gerçek tehlikeler olmayan beynimize yanlış işlenmiş boş korkulardır, bunlardan kurtulmamızın yolu, doğru telkin ve yavaş yavaş ama kararlılıkla korkuların üzerine gitmektir. Bu konuda, psikolog yardımı alınabilir, Prof.Dr. Özcan Köknel'in ''Korkularımız'' adlı eseri veya başka bilimsel kaynaklardan yararlanılabilinir.

e)Beynimize yüklenmis, yanlış bilgiler; Bizi mutlu etmeye uygun olmayan yanlış bilgiler olabilir. Örneğin, ''istediğim şeye çok kolay ulaşırsam mutlu olurum'',  "şu olursa mutlu olurum" veya " kendimi en kötüsüne hazırlamalıyım" gibi.

Oysa kolay elde edilen şeyler pek de mutluluk vermez çoğu zaman. Mutlu olmak için ön şart koşmak, mutluluğu ertelemek de bizi mutlu etmez. Bizim mutlu olmamızın önündeki belli başlı içsel düzeltilebilir engellere (korkulara, yanlıs bilgilere, düşünme biçimimize) beynimizdeki virüsler dersek, bu virüslerden kurtulmanın yolu, bizi mutsuz eden korkularımızdan kurtulmak ve yanlış bilgilerimizi doğru bilgilerle değistirmektir. En önemlisi düşünme biçimimizi dolayısı ile davranış biçimimizi bizi mutluluğa götürecek şekilde pozitif yönde değiştirmeliyiz. Korkularımızdan kurtulmak derken kastedilen, yukarıda saydıgımız bize zararı olan korkulardır, yoksa bizi gerçek tehlikelerden koruyan korkularımız değildir. İstediğimiz her şeyi kolayca elde edersek mutlu olacağımızı zannederiz, oysa kolay elde edilen şeylerin sevinci çok kolay ve kısa olur, her istediği alınan çocuk her şeyden kolayca sıkılır. Oysa belirli bir zorlanma ile elde edilen şeylerin sevinci daha büyük biraz daha kalıcı olur, zaten bedenimizde belirli ölçüde zorlanmadan sonra mutluluk hormonu salgılar (bunun nedeni kaslarımızdaki ağrıyı dindirmek olsada...), bunu zorlu bir koşudan veya başka bir fiziksel aktiviteden sonra duyabiliriz. 

Okul bittiğinde, iyi bir işim olduğunda, zengin olduğumda veya şu olduğunda, mutlu olurum gibi mutluluğu ertelemeler, insanı mutlu etmediği gibi mutsuzluğu kronikleştirir. Zengin olduğunuzda mutlu olacağınızı düşünüyorsanız, hiç zengin olamayabilirsiniz veya zengin olana kadar geçen sürede, mutlu geçebilecek koca bir ömrü kaçırdığınızı farkedebilirsiniz. 

Kendini "en kötüsüne hazırlama" düşüncesi iki tarafı keskin bıçak gibidir, kötü olasılıklara hazırlıklı olmak bizi tehlikelerden korur ama, ucunda ölüm yoksa abartmamak gerekir. Bir şey gerçekleşene kadar olumsuz beklenti içinde olmak bizi strese sokar, mutsuz oluruz, sonuç iyi olsa, sonunda iyi hissetsek bile, süreç sonuçdan uzun olacağı için, daha uzun süre mutsuz olmuş oluruz. Bunun yerine iyi beklenti içinde olarak da tedbir almayı deneyebiliriz. 

f)Beslenme bozuklukları ve hareketsizlik: Yeterli ve dengeli beslenememek, yeteri kadar güneşe çıkmamak, yeteri kadar hareket etmemek de mutluluğumuzun önündeki  önemli engellerden biridir. Son zamanlardaki araştırmalar bağırsaklarımızın seratonin (Mutluluk hormonu) üretimindeki önemini vurgularken, barsak florasına dikkatleri çekmiş dolayısıyla bağırsaklarımızın sağlığı mutluluğumuzla ilişkilendirilmiştir. Barsak floramızı korumak için gereksiz antibiyotik kullanımından sakınmalı, doğal fermente gıdaları, lifli besinleri de içeren dengeli ve yeterli beslenmeye özen göstermeli, aşırı şeker tüketiminden kaçınmalıyız.

g)Karşılanamayan beklentiler: Beklentilerimizin karşılanması mutlu, karşılanmaması ise mutsuz eder. Karşılanamayacak beklentiler içine girmek, hayal kırıklığını, mutsuzluğu getirir. Öyleyse, mutlu olmak için, beklentilerimiz gerçekçi, karşılanabilir olmalı. Medyada görülen abartılı yaşamları gerçekmiş gibi algılayanların, hayalperestlerin, hayattan beklentileri de yüksek olur ve bu beklentiler karşılanamadığında mutsuzluk getirir. Hayal kurmak güzeldir ama imkansız hayaller, mutsuzluk getirir.

2-Dış Engeller:

a)Ailemiz, arkadaşlarımız ve içinde yaşadığımız toplumun sorunları; İçinde bulunduğumuz toplumda sağlıksız insanlar olabilir , bunlardan kaynaklanan çeşitli sorunlar bizleri de çeşitli derecelerde etkileyebilir. Burada bizim yapmamız gereken çözebileceğimiz sorunları çözmek, çözemeyeceğimiz sorunları ise ya kabullenmek yada, çevreyi değiştirmektir.

b)Savaşlar, doğal afetler, bireysel ve örgütlü şiddet, Salgın Hastalıklar, Çevre Kirliliği; Bu tür olumsuzlukların olmaması için makul çaba gösterilmeli, düzeltilmesi zor olduğu için, bu durum için de kabullenme veya kaçma seçeneklerinden biri değerlendirilmelidir.

c)Ekonomik ve siyasal sistemin sorunları; Yönetim şekli yarı doğrudan demokrasi de olsa monarşi de olsa yönetenlerin görevi halkın mutluluğunu ve refahını sağlamaktır. Monarklar halka hesap vermek zorunda olmadıkları için, demokratik yöneticiler ise demagoji yapmayı, propagandayı daha kolay buldukları için zor olan bu görevlerini pek umursamazlar, umursayanlar ise globalleşen dünya düzeninden bağımsız daha iyi bir düzen yaratmanın zorluğu ile yeterince baş edemezler.

 

Oysa araştırmalar göstermektedir ki, az geliri olmak değil, ekonomik sistemdeki bozukluklar ve gelir adaletsizliği insanları mutsuz etmektedir. Geliri az olan, geliri çok olanla durumunu kıyasladığında, mutsuz olmaktadır.  Temel ihtiyaçlarını karşılayabilecek kadar geliri olan insanlar eğer çevresinde aşırı gelir farklılıkları yoksa mutlu olabilmektedirler.

Gelir adaletsizliği mutluluğumuzun önündeki engellerden sadece biridir, abartılmamalıdır, düzeltmeye gayret gösterilmelidir.

Mutluluğumuzu engelleyen dış faktörleri düzeltemeyebiliriz ama iç faktörleri düzeltebiliriz. Mutluluğumuz ,dünyanın ne olduğundan çok, bizim O’nu nasıl algıladığımızla ilgilidir ve doğuştan getirdiğimiz özelliklerin etkisiyle kimimiz sıcak kanlı, kimimiz ciddi (veya soğuk) olarak tanınabiliriz, sıcak kanlı, neşeli dediğimiz tipler serotonin (mutluluk hormonu) salgısı bakımından şanşlı doğan kişilerdir, fakat doğuştan bu şansa daha az sahip olanların da sonradan doğru bilgiyle, düşünce ve davranışlarını geliştirerek bu farkı kapatmaları büyük ölçüde mümkündür. ‘’Kimine sivri sinek saz, kimine davul zurna az’’ özdeyişi vurdum duymazlığı anlatmakla birlikte kişilerin olaylara verdiği tepkilerin birbirinden farklı olduğunu da vurgular. Klasik örnekte olduğu gibi aynı bardağa bakan iki kişiden biri yarım bardak dolu su görür, diğeri ise bardağın yarısının boş olduğunu. Oysa bardak aynı bardak ama, algılayanların algılamaları farklı. ’’Bu bardağın yarısı boş’’ diye bağırana "A" , ’’yarım bardak su buldum ’’ diye sevinene "B" dersek, A’nın mutlu olma şansı B’ye göre çok daha düşüktür. Herkes, kendi kapısının önünü temizlerse sokak temiz olur  kendini düzeltirse, toplum temiz olur. Herkes mutluluğunu engelleyen iç faktörleri ortadan kaldırırsa, dış faktörler en aza iner. İnsanlar mutlu olur !

Engin S.