Kapitalizm herşeyi parayla satar, en başta da mutluluğu, daha doğrusu mutlu olabilme hayalini satar.
Ucuz gazlı bir içecekten tutun da, lüks bir arabaya, yata, kata, saraya kadar herşeyi ama herşeyi
satın aldığınızda ancak mutlu olabileceğimiz yalanını beynimize nakşeder, reklam denen beyin yıkama yöntemi ile.
Reklamlar kapitalizmin en büyük iki silahından biridir. Diğeri de kapitalin kendisidir.
Reklamlarda kullanılan yöntem, özendirme, özdeşleştirme ve beyne silinmez bir şekilde nakşettirmek için gereken tekrarlardır.

Oysa reklam yerine ürünün gerçek (ölçülebilir) özellikleri tanıtılmalı, özendirilmemeli, kamu otoritesi reklam vereni değil
halkını koruyacak düzenlemeler yapmalı, gereksiz tüketimin önüne geçmeli. Gereksiz bir ürünü  tüketirken o ürünün üretim aşamasından, atık hale gelene kadar çevreye verdiği zarar düşünülmeli, ihtiyacımız olmadan tükettiğimiz herşeyle birlikte çevremizi, yaşam alanımızı da tükettiğimizin farkında olmalıyız.

Engin S.

İnsan ihtiyacından fazla kalori aldığında, kilo alır,  kilolarından kurtulamaz  ve kilo almaya devam ederse, şeker - insülin mekanizması bozulur, obez olur.

İhtiyacından fazla  kazanan insan da, tatmin mekanizması bozulana kadar, kazanmaya devam ederse ruhsal obez olur.

Nasıl mı?

İhtiyacından fazla kazanmak, kolay bir şey değildir. Çok çalışmayı, her türlü sınırı (bazen etik sınırları da) zorlamayı gerektirir. Çalışırken sınırları zorlamak ve başarmak zevk verir, çünkü biyolojimiz buna göre oluşmuştur. Çok yorulduğumuzda kaslarımız acı çeker ve bu acıyı dindirmek için endorfin salgılanır, endorfin acıyı keser, zevk verir. Ayrıca başarmanın verdiği gurur ve üstünlük hissi seratonin salgısıyla bizi ödüllendirir. Buraya kadar olanlar biyolojimize uygundur ve tatmin mekanizması henüz bozulmamıştır. Ancak, başka zevklere zaman ayırmayan ve aynı yöntemle nefes almadan çalışmaya ve kazanmaya devam eden insan, bir süre sonra “Hedonik Adaptasyon” nedeniyle daha fazlasını yapmadan zevk almamaya başlar, kolay gelen kazanç mutluluk kimyasallarını harekete geçirmez ( morfin bağımlısının ilk dozlardan sonra daha fazlasına  ihtiyaç duyması gibi ), işte bu noktada  tatmin mekanizması kısır döngüye girmiş, “Ruhsal Obezite” başlamıştır.

 

Ruhsal Obezite'nin sakıncaları 
Ruhsal Obez için:

Daha çok çalışıp, daha fazlasını başarınca, daha az mutlu olmak. Başaramayınca mutsuz olmak.
Çalışmayınca mutsuz olmak, tatminsizlik.

Başkaları için    :

Ruhsal Obezler, yendikleri (RO veya değil) rakipleri için,
Çalışanlarına yeterli ücret vermeyen RO ler, çalışanları için,
Başarılarını  veya servetlerini görüp kıskanalar için, mutsuzluk kaynağıdır.       

Dünyada Gıda Güvenliği ve Beslenme Durumu (SOFI) Raporunda, 2021'de dünyada 3,1 milyardan fazla insanın, sağlıklı beslenmek için gereken ekonomik imkânlara sahip olmadığı, yaklaşık 735 milyon insanın açlıkla karşı karşıya olduğu ifade ediliyor.

Bu durumdan , global ölçekte, tohum, ilaç, gübre, enerji ve silah sanayisinde, hakim konuma geçmiş fiyat belirleyici RO lerin sorumluluğu nedir acaba? Tohum ilaç neysede silah sanayisinin açlıkla ne ilgisi var demeyin, silaha harcanacak parayla açlar doyurulur, bırakın doyurmayı, silahı kafalarına dayayıp ellerindekini de alanlar var.

Temel ihtiyaçlarını karşılayamayan 3 milyardan fazla insan nasıl mutlu olsun. Kaldı ki dünyanın geri kalanı da nasıl mutlu olacağını bilmediği veya ekonomik ve siyasal sistemler yeterince uygun olmadığı için, yeterince mutlu değil. Mutsuz insanların bir kısmı kendi hayatını, bir kısmı ise başkalarının hayatını kısaltıyor.

 

Savaş ciddi bir travmadır ,  insanın psikolojisini bozar,  özellikle de uzun süreli olursa. Önce acımasızlığa  alışılır,  şiddet  kanıksanır ,   uzun sürerse  zararı  daha   fazla  olur.  Vietnam savaşından sağ dönen birçok askerin başına gelenler gibi, psikolojileri bozuldu, intihar edenler oldu.

Modern dünyada savaşlar sadece silahla olmaz , kapitalist sistemde ekonomik savaşlar  vardır  ve  ömür boyu sürer. Buradaki savaşta  bir kurşun gibi sizi anında öldürmez ama aç bırakır, sokakta bırakır,  hasta  eder ,  yavaş  yavaş öldürür.

Kapitalist sistem size bu ekonomik savaşta sadece HAYAT da kalmayı değil artı MUTLU olmayı , ÖZGÜR olmayı , FARKLI olmayı , İMTİYAZLI olmayı da vaad eder.

Bu kadar güzelliğe  kim hayır diyebilir , üstelik REKLAM gibi güçlü EKONOMİK SİLAHI varken. Güzeller  güzeli bir  kız, bazen erkek  X marka aracın üstünde davetkar  bir bakışla, bu araca sahip olursan benim gibi birine  kavuşursun mesajını beynimizin derinliklerine gönderdiğinde , korteks (Beynin bilinçli düşünen kısmı)emin olun devre dışı kalır çoğu zaman ve duygularımızın etkisiyle gereksiz satın almalar  yaparız.

Şimdi tek tek bakalım sistem bize  vadettiklerini verebiliyor mu?

HATAT da kalmayı , büyük ölçüde verebiliyor. Özellikle fizyolojik ihtiyaçlar fazlası ile karşılanıyor. Güvenlik riskleri zenginlikle orantılı olarak artsada , güvenlik tedbirleriyle riskler azaltılabiliyor.

İMTİYAZLI olmayı  büyük ölçüde verebiliyor, bu savaşın galipleri  SARAY larda oturup VIP salonlardan geçip ,  DÜNYA SİYASETİNE yön vermek gibi ekonomik savaşın mağluplarının yapamayacağı bir çok şeyi  yapabiliyor.

FARKLI olmayı büyük ölçüde olmasada  verebiliyor,  zengin olanla  olmayan arasındaki fark büyük olsada,  zenginlerin  kendi aralarında  çok büyük farklılıklar  yaratmaları o kadar  kolay değil.

ÖZGÜR olmaya sıra gelince işler  zorlaşıyor, işinin  kölesi olmayanın  fazla  başarısı da olamaz,  zira  işleri bir  an  boş  bırakmak ,  yarışta  hayli geri kalmak demektir.  Araba yarışında şurada güzel bir şey gördüm dur  bakayım diyenin kazanma şansı  varmıdır?

MUTLULUK, işte asıl aldatma burada üstelik bu aldatmanın aldatanıda  aldanmış durumda. Savaş ortamında  helede uzun süreliyse,  insanın  mutlu olması sadist olmasıyla mümkündür ancak , kaldı ki aslında o da gerçek mutluluk  değil  hazdır,  geçici bir  haz.

Ekonomik savaş(Rekabet) ortamını da  duygusal beynimiz  gerçek savaş  gibi algılar  ve strese girer,  çünkü milyonlarca  yıllık evrim sürecimizde ki karşılığı  gerçek savaştır. Ekonomik savaşı ilkel(duygusal) beynimiz bilmez, korteksimize(beynimizin düşünen kısmı) düşen görev de ,  libidomuzun bize hataya düşerek al dediği o arabayı vs. yi almak için mantıklı gerekçeler üretmekden öteye  gidemez  çoğu zaman. 

Oysa ki o arabayı içinde kız (yada erkek) olmadan  verirler, dünya kadar da paranı (emeğini, zamanını) alırlar. Libido da bir  hayal kırıklığı ve mutsuzluk. L

Evlilik için de, durum çok farklı  değildir. Birinci nesil zenginlerden değilse, kapitalist evliliğini de planlamak zorundadır, eş  seçimini, işlerinin gelişimine yapacağı katkıda etkiler. Evlendikten sonra, iş  çıkışı,  iş  için istemediği davetlere, toplantılara katılmak zorundadır.

Bu kadar hesaplı ve ömür boyu süren savaşta  yüksek  stres düzeyi, kişiden kişiye  değişmekle birlikte mutsuzluk kaynağı olur. Senede birkaç  hafta  tatil de yeterli olmaz, isterse 180m. yatın olsun.

Bir arslanın avını yakalayıp  yemek için 8 -10 saat koştuğunu düşünebiliyor musunuz?

Yemeğini yiyemeden çatlar ölür  hayvan. 

İnsan için de durum çok farklı değildir.  Milyonlarca  yıllık evrim sürecinde oluşan vücut sistemimizin,  toprağı ekmeyi öğrenip  kısmen yerleşik düzene geçtiğimiz 10.000  yılda değişmesini  yeni şartlara uygun evrimleşmesini bekleyemeyiz. Bu durumda  kurduğumuz sistemleri bünyemize uydurmak zorundayız, mutlu olmak için.

Engin S. Darıca, 2023

Her ne kadar şiddet doğanın  bir parçası olsa da, doğaya kısmen yabancılaşmış insanın, şiddeti uygulama neden ve biçimi de doğaya kısmen yabancılaşmıştır. Doğadaki şiddet yaşamın zorunluluklarından kaynaklanır, her canlı, yaşayabilmek için bir başka canlıyı ve/veya cansızı besin olarak kullanmak zorundadır ve şiddet olmadan bunu başaramaz. Kuşun solucanı yemesi gibi maymunun muzu koparması da doğal ve eko sistem için gerekli olan şiddettir.

''Oysa insanlık, kattettiği  gelişmelere rağmen, çevresine, hatta kendisine ''Gereksiz Şiddet'' ugulamaktadır. Şiddetin sözlük anlamına bakacak olursak;

Bir hareketin, bir gücün derecesi,  sertlik.

Bir hareketten doğan güç: Rüzgârın şiddeti.

Karşıt görüşte olanlara kaba kuvvet kullanma.

Kaba güç, duygu veya davranışta aşırılık.'' anlamlarına gelmektedir.

''Gereksiz Şiddet'' , hayatta kalmak için zorunlu olmayan, yaşam şartlarını zorlaştıran şiddettir.

İnsana karşı fiziksel ve psikolojik şiddet uygulayan insan , diğer canlılara da fiziksel şiddet uygular. Örneğin at binmek, bir ihtiyaçtan kaynaklanmış olsada, günümüzde at arabalarına ihtiyaç yoktur ve atlara yapılan ''Gereksiz Şiddet'' tir. 

Temel soru insan gereksiz şiddeti neden yapar?

Serbest piyasa kime serbest?

Serbest piyasa: güçlünün güçsüzü ezdiği ve eninde sonunda, kendisin de ezilebileceği bir sistemdir.

Son zamanlarda ekonomistlerden sık sık duyduğumuz “Fiyatlama Mekanizmasının (davranışının) Bozulması” deyimi : fiyat koyabilenin istediği gibi (sınırsız) fiyat koyması anlamına gelir. 

Tabi burada sebest piyasa savunucuları, talep olmazsa fiyat düşer diyecekler, keyfi ihtiyaçlarda bu doğru olabilir ama zaruri , yaşamsal ihtiyaçlarda bu geçerli değil, ev almazın ama, kirada  oturmaktan vazgeçebilirmisin , kiralar yüksek diye sokakta yaşayabilirmisin yada gıda fiyatları yüksek diye yemekden vazgeçebilirmisin, geçemezsin öyleyse burada serbest irade yok, serbest piyasa tüketiciye sebest değil. Kaldı ki globalleşen dünyada, hayati olmayan ihtiyaçlarda bile sen almazsan, dünyanın başka bir yerinde birileri alır ve bireyler olarak arz, talep fiyat mekanizmasına etkin çok sınırlı kalır.

Neredeyse hergün yapılan zamlarla, zihinlerde olan fiyat bilinci yıkılmış ; tüketici, yine zam gelecek korkusuyla, fiyat ne olursa olsun, son kuruşuna kadar tüketime yönelmiş yada yönlendirilmiştir. Korkunun olduğu yerde serbest irade, serbest piyasa olur mu?

Fiyatlara her gün zam serbest, maaşlara değil. Bundan maaşlara her gün zam yapılsın anlamı çıkarılmasın, fiyatlara her gün zam yapılmasın, maliyetler satış fiyatıyla eşitlendiğinde  zam yapılsın mesela yada kar haddi olsun, keyfi zam yapılmasın en azından hayati ihtiyaçlarda.

Serbest piyasa ekonomisinin savunucuları, tam rekabet ortamının faziletlerinden, arz/talep dengesinde oluşan fiyatın en iyi fiyat olduğundan, devletin müdahale etmemesi gerektiğinden bahseder ama, tam rekabetin, tam bir aldatmaca olduğundan hiç bahsetmez. Bir taraftan kâr maksimizasonunu hedefleyeceksin, bir taraftan da kârını minimize edecek tam rekabeti isteyeceksin, bu çelişkili durumu arzu edenler olsa bile, piyasadan ilk silinecekler arasında olabilir ancak; diğerleri tam rekabetten kaçmanın bir yolunu bulur, aralarında anlaşarak fiyat yükseltenler, yasalardan yararlanarak menfaat sağlayanlar; yatırım teşvikleri, gümrük uygulamaları  gibi üreticiye serbest uygulamalar, büyüklüğünü (dayanma gücünü) kullanarak rakiplerini batırıp, piyasayı ele geçirenler, geçirdikten sonrada istediği fiyatı belirleyen birkaç firmanın oluşturduğu karteller, (kartelleşme yasağı da işe yaramıyor, cezaları da, fiyatlarına yansıtarak, müşterilerine ödetiyorlar ) tam rekabet piyasasının aslında bir rüya, bir aldatmaca olduğunu, acı bir şekilde bize gösteriyor.

Bugünkü fiyat artışlarının (moda deyimle enflasyonun) nedeni, talep artışıyla başlayan fiyat artışlarının (enflasyonun),  olası enflasyon korkusu ve aşırı kâr arzusunun birleşiminden kaynaklanan fiyat artışıyla sürüdürülmesidir.  Herkes fiyatını artırırsa fiyat artışı(enflasyon) düşmez. Dolar artışını fiyat artışına(enflasyona) sebep gösterenler, dolar artmadığı zamanlarda yaptıkları fiyat artışına (enflasyona), açlık sınırındaki insanların maaşlarına daha zam yapılmadan yaptıkları fiyat artışlarına neyi sebep gösterecekler? Korkularını mı ? Kâr arzularını mı? 

Engin S. Darıca, 2024

 

 

 

 

 

 

 

 

 

21. yüzyılda suç ve ceza kavramları ne kadar güncel?

Güncelleme zamanı gelmedi mi ?

Neden her suçun cezası belirlenmişken, insanlar suç işlemeye devam eder?
Neden şartla salıverilen tekerrürden ceza alır?
Neden cezaevlerinde yatak kapasitesi dolar, insanlar nöbetleşe yatar?
Neden insan sevgilisini testereyle keser?

İnsanı tanımadan insanları yönetmeye kalkar , kurallar koyarsak olacağı budur.
İnsanı tanımak ‘’ben insan sarrafıyım neler gördüm’’ demekle olmaz,
Hukuk Fakültelerinde hukukçular için uyarlanmış psikiyatri dersleri Adli tıp bünyesinde veya ayrı okutulmalıdır.Okutulmalıdır ki insanı tanısın zayıflıklarını üstünlüklerini , hastalıklarını , insanın çalışma prensiplerini, hormonal yapısını, ön lobun , amigdala’nın ne işe yaradığını, duygu durum bozukluklarını ve bunların suçun oluşumuna etkileri gibi konularda temel bilgi sahibi olsun ki insanın yapısına uygun dolayısı ile iyi işleyen hukuki ve siyasal bir sistem kurulabilsin.Yasa koyucuların ve klasik hukukçuların suç ve ceza anlayışı binlerce yıldır süregelen bir sistemin tekrarından , halk dilindeki deyişle ‘’Sultanahmet meydanında  birkaç kişiyi sallandıracaksın bak bir daha oluyormu’’ mantığından öteye gidemez ne yazık ki.

WHO ‘nun Mental Health 2005 atlasına göre Almanyada 10.000 Kişiye  7.5 psikiyatri yatağı
100.000 Kişiyede 11.8 Psikiyatrist düşerken , Ülkemizde 10.000 kişiye 1.3 psikiyatri yatağı ve 100.000 kişiye 1 Psikiyatrist düşmektedir, iki ülke nüfusu arasında 7 kat fark olmadığına göre,  bu durumda ya ülkemizin insanları çok sağlıklı yada, yatarak tedavi görmesi gereken insanlar aramızda, (hapiste,gazetelerin 3.sayfasında, trafikte, belki patron belki işçi, yada işsiz) yaşıyor, kendisine ve çevresine acı çektirerek, muhtemelen tedavide görmeden ; zira yatarak tedavi görmesi gereken hastalar, tedaviye direnirler, ayakta tedavileri neredeyse imkansızdır.

WHO'nun 1995 yılında yaptığı bir araştırmaya (Mental Ilness in general Health Care -Bkz.Prof.Dr.Özcan Köknel’’2000 li Yılları Algılamak, S.17) göre, genel nüfusun %36 sının ruh sağlığı yerinde , %24 ününde ruh sağlığı bozuk hasta olduğu , %31 inide bedensel hastalık nedeniyle ruhsal yakınmalar gösterdiği ,kalan %9 unun ise eşik altı ruhsal bulgular taşıdığı saptanmıştır.Bu veriler toplumda çok ciddi ruh sağlığı probleminin olduğunu göstermekte, ama ne yazıkki ne toplum ne medya nede yöneticiler bu konuya gereken önemi vermektedir.
Medya ruh sağlığı bozuk kişilerin uyguladığı şiddeti , sapıklığı defalarca verip heyecan yaratıp reyting toplamaktadır. Korku filmleriyle yetinmeyip, korku unsurlarını komedi filmlerine dahi ekleyip , ruh sağlığı biraz zayıf olanlara , çocuklara, rol model oluşturmak ne kadar doğrudur? Testere filminden etkilenip sevgilisini testereyle doğrayan çocuk suçludur da, bu filmden para kazananın hiç mi sorumluluğu yoktur? Sürekli bir avuç azınlığın yaşadığı lüx hayatı, normal, herkesin ulaması gereken bir şeymiş gibi gösterip , insanların içinde bulunduğu duruma kahrettirip , her türlü ahlaki, hukuki sınırları zorlayıp , ne olursa olsun onlar gibi olmaya teşvik etmenin , suça teşvik etmekten ne farkı vardır?

Şifresini bilmeden nasıl anahtarı kilidine uyduramıyorsak ,insanında şifresini bilmeden topluma, toplum kurallarına ,uyduramayız.Topluma uyumsuz olan insan suç işler devlet de onu cezalandırır. Ne acıdır ki devlet kurduğu sistemle bir yandan bireyi suça iter (farkında olmadan,yada aldırmadan) diğer yandan cezalandırır. Bireyin suç işlemesini önlemek yerine suç işlendikten sonra cezalandırmayı tercih eder yada başka yolunun da olduğunu bilmez.
Suçu önlemenin bir yolu olduğunu ama bunun için tüm hukuk sisteminin buna göre uyarlanması gerektiğini birilerinin anlaması , anlatması ve savunması gereği vardır. Sadece hukuk sisteminin değil ahlaki değerlerinde buna uygun yapılanması gerekir.Kısaca söylemeye çalıştığım insanı suça iten faktörleri ortadan kaldırırsanız , suçu ortadan kaldırırsınız. Bu faktörler ya kişinin psikolojik yapısından yada toplumdan (toplumsal kurallar ,gelir dağılımı, ahlaki değerler vs.)kaynaklanır. Bu konuda araştırmalar yapılıp, bilimsel veriler ışığında çözümler üretilmezse binlerce yıllık hammurabi kanunlarını versiyon farkıyla uygulamaya devam ederiz, 21.yüzyılda...

Cezalar herkes için caydırıcı olsaydı ceza evleri boş olurdu. Öyle ise kolaycılığa kaçıp olanla idare etmek değil, olması gerekeni bulmak çağdaş Hukukçunun , düşünen hukukçunun görevi olması gerekir.

İstanbul , 2010 Engin S.