Mağara devrinden sonra insanlar, başlarını sokacakları, kendilerini ve ailelerini yabani hayvanlardan, doğa olaylarından (yağmurdan, soğuktan, şimşekten...) koruyabilecekleri, güvende hissedecekleri başkalarının giremiyeceği bir sığınağa ihtiyacı duymuşlar bunun için ev adını verdiğimiz yapılar inşa etmişlerdir ve buraya sadece güvendikleri kişileri kabul etmişlerdir. Günümüzde bu ihtiyaç yasalarla güvence altına alınmış ve "Mesken Masuniyeti" yada "Konut Dokunulmazlığı" olarak adlandırılmıştır.
Konut dokunulmazlığı Anayasa’nın 21. Md.si ve Türk Ceza Kanunu’nun 116 ve 119. Md.leri ile güvenceye alınmıştır. Türk Ceza Kanunu bir taraftan konut dokunulmazlığını ihlal suçunu 116.md.sinde 3 yıla kadar hapis cezası ile cezalandırırken, diğer taraftan Borçlar Kanunu 319. maddesinde, satış ve sonraki kiralama için, tanımadığı kişilere evini açmak zorunda bırakmışdır. Bu hüküm zamanına uygun olsa bile, görüntülü görüşme ile doktor muayenesinin bile yapıldığı günümüzde gereksiz, huzur bozucu ve bazı durumlarda da tehlikelidir.
Kiracı tanımadığı kişileri evine (yatak odasına kadar) sokmak zorunda olmamalı, satış ve sonraki kiralama için ev gösterme yükümlülüğü, ancak video görüntü ile sınırlı olmalı ve yasa bu şekilde kiracının temel hakları gözetilerek yeniden düzenlenmelidir.
Yönetenlerin görevi, toplumun huzurunu, mutluluğunu sağlamaktır.
Engin S. 2024
İnsan ihtiyacından fazla kalori aldığında, kilo alır, kilolarından kurtulamaz ve kilo almaya devam ederse, şeker - insülin mekanizması bozulur, obez olur.
İhtiyacından fazla kazanan insan da, tatmin mekanizması bozulana kadar, kazanmaya devam ederse ruhsal obez olur.
Nasıl mı?
İhtiyacından fazla kazanmak, kolay bir şey değildir. Çok çalışmayı, her türlü sınırı (bazen etik sınırları da) zorlamayı gerektirir. Çalışırken sınırları zorlamak ve başarmak zevk verir, çünkü biyolojimiz buna göre oluşmuştur. Çok yorulduğumuzda kaslarımız acı çeker ve bu acıyı dindirmek için endorfin salgılanır, endorfin acıyı keser, zevk verir. Ayrıca başarmanın verdiği gurur ve üstünlük hissi seratonin salgısıyla bizi ödüllendirir. Buraya kadar olanlar biyolojimize uygundur ve tatmin mekanizması henüz bozulmamıştır. Ancak, başka zevklere zaman ayırmayan ve aynı yöntemle nefes almadan çalışmaya ve kazanmaya devam eden insan, bir süre sonra “Hedonik Adaptasyon” nedeniyle daha fazlasını yapmadan zevk almamaya başlar, kolay gelen kazanç mutluluk kimyasallarını harekete geçirmez ( morfin bağımlısının ilk dozlardan sonra daha fazlasına ihtiyaç duyması gibi ), işte bu noktada tatmin mekanizması kısır döngüye girmiş, “Ruhsal Obezite” başlamıştır.
Ruhsal Obezite'nin sakıncaları
Ruhsal Obez için:
Daha çok çalışıp, daha fazlasını başarınca, daha az mutlu olmak. Başaramayınca mutsuz olmak.
Çalışmayınca mutsuz olmak, tatminsizlik.
Başkaları için :
Ruhsal Obezler, yendikleri (RO veya değil) rakipleri için,
Çalışanlarına yeterli ücret vermeyen RO ler, çalışanları için,
Başarılarını veya servetlerini görüp kıskanalar için, mutsuzluk kaynağıdır.
Dünyada Gıda Güvenliği ve Beslenme Durumu (SOFI) Raporunda, 2021'de dünyada 3,1 milyardan fazla insanın, sağlıklı beslenmek için gereken ekonomik imkânlara sahip olmadığı, yaklaşık 735 milyon insanın açlıkla karşı karşıya olduğu ifade ediliyor.
Bu durumdan , global ölçekte, tohum, ilaç, gübre, enerji ve silah sanayisinde, hakim konuma geçmiş fiyat belirleyici RO lerin sorumluluğu nedir acaba? Tohum ilaç neysede silah sanayisinin açlıkla ne ilgisi var demeyin, silaha harcanacak parayla açlar doyurulur, bırakın doyurmayı, silahı kafalarına dayayıp ellerindekini de alanlar var.
Temel ihtiyaçlarını karşılayamayan 3 milyardan fazla insan nasıl mutlu olsun. Kaldı ki dünyanın geri kalanı da nasıl mutlu olacağını bilmediği veya ekonomik ve siyasal sistemler yeterince uygun olmadığı için, yeterince mutlu değil. Mutsuz insanların bir kısmı kendi hayatını, bir kısmı ise başkalarının hayatını kısaltıyor.
Farklılıkları oluşturan, koşulların farklı olmasıdır. Fiziksel görünüşümüzden, duygu, düşünce ve davranışlarımıza kadar, tüm farklılıklarımız, bizi oluşturan genler ve koşulların farklılığı ile şekillenir.
Başka bir anlatımla, genleri aynı olan (dolayısıyla cinsiyeti de aynı), tek yumurta ikizleri, aynı zaman, aynı yer, aynı iklim, aynı ortam, aynı bilgiler, aynı görgüler, aynı deneyimler, aynı yiyecekler, aynı mikro organizmalar, aynı ışık koşullarında; aynı kişilerin, aynı duygu ve davranışlarıyla karşılaşan iki kişinin görünüşü, zekası-yetenekleri, duygu, düşünce ve davranışları da aynı olur. Tıpkı seri üretilmiş, kusursuz bir robot gibi. Farklılıklar olmasa hayat ne kadar monoton, ne kadar sıkıcı olurdu.
Farklılıklarımızı oluşturan şey bu koşullardan birinin veya birçoğunun farklı olmasıdır.
Öyle ise kimse kimseden üstün değildir, üstünlük gibi görünen şey bu koşulların farklılığının bir sonucudur ve bu koşulların farklılığına benim katkım ne kadar olabilir?
Kralın tek, büyük veya en güçlü oğluysam kral olmam, Rothshilds ailesinin varisiysem, zengin olmam, benim marifetim olmadığı gibi, akıllı, sağlıklı ebeveynden doğup, akıllı sağlıklı olmamda benim marifetim olamaz. Çinlinin kısa, Afrikalının siyah olmasıda, birinin Müslüman , diğerinin Budist veya deist yada ateist olması da, koşulların ürünüdür, bir çeşitliliktir, hayatın rengidir.
Öyle ise üstünlük taslamanın, hindi gibi kabarmanın kime yararı var, empati yapan (empati yapmasını engelleyecek bir rahatsızlığı yoksa), bulunduğu duruma şükreden, hem kendisi için hem de aynı şartlarda olmayanlar için hayatı kolaylaştırır. Kimse kimseye rol yapmazsa, ilişkiler daha samimi, daha gerçek, daha sağlıklı olur. Engin S. Darıca , 2025
21. yüzyılda suç ve ceza kavramları ne kadar güncel?
Güncelleme zamanı gelmedi mi ?
Neden her suçun cezası belirlenmişken, insanlar suç işlemeye devam eder?
Neden şartla salıverilen tekerrürden ceza alır?
Neden cezaevlerinde yatak kapasitesi dolar, insanlar nöbetleşe yatar?
Neden insan sevgilisini testereyle keser?
İnsanı tanımadan insanları yönetmeye kalkar , kurallar koyarsak olacağı budur.
İnsanı tanımak ‘’ben insan sarrafıyım neler gördüm’’ demekle olmaz,
Hukuk Fakültelerinde hukukçular için uyarlanmış psikiyatri dersleri Adli tıp bünyesinde veya ayrı okutulmalıdır.Okutulmalıdır ki insanı tanısın zayıflıklarını üstünlüklerini , hastalıklarını , insanın çalışma prensiplerini, hormonal yapısını, ön lobun , amigdala’nın ne işe yaradığını, duygu durum bozukluklarını ve bunların suçun oluşumuna etkileri gibi konularda temel bilgi sahibi olsun ki insanın yapısına uygun dolayısı ile iyi işleyen hukuki ve siyasal bir sistem kurulabilsin.Yasa koyucuların ve klasik hukukçuların suç ve ceza anlayışı binlerce yıldır süregelen bir sistemin tekrarından , halk dilindeki deyişle ‘’Sultanahmet meydanında birkaç kişiyi sallandıracaksın bak bir daha oluyormu’’ mantığından öteye gidemez ne yazık ki.
WHO ‘nun Mental Health 2005 atlasına göre Almanyada 10.000 Kişiye 7.5 psikiyatri yatağı
100.000 Kişiyede 11.8 Psikiyatrist düşerken , Ülkemizde 10.000 kişiye 1.3 psikiyatri yatağı ve 100.000 kişiye 1 Psikiyatrist düşmektedir, iki ülke nüfusu arasında 7 kat fark olmadığına göre, bu durumda ya ülkemizin insanları çok sağlıklı yada, yatarak tedavi görmesi gereken insanlar aramızda, (hapiste,gazetelerin 3.sayfasında, trafikte, belki patron belki işçi, yada işsiz) yaşıyor, kendisine ve çevresine acı çektirerek, muhtemelen tedavide görmeden ; zira yatarak tedavi görmesi gereken hastalar, tedaviye direnirler, ayakta tedavileri neredeyse imkansızdır.
WHO'nun 1995 yılında yaptığı bir araştırmaya (Mental Ilness in general Health Care -Bkz.Prof.Dr.Özcan Köknel’’2000 li Yılları Algılamak, S.17) göre, genel nüfusun %36 sının ruh sağlığı yerinde , %24 ününde ruh sağlığı bozuk hasta olduğu , %31 inide bedensel hastalık nedeniyle ruhsal yakınmalar gösterdiği ,kalan %9 unun ise eşik altı ruhsal bulgular taşıdığı saptanmıştır.Bu veriler toplumda çok ciddi ruh sağlığı probleminin olduğunu göstermekte, ama ne yazıkki ne toplum ne medya nede yöneticiler bu konuya gereken önemi vermektedir.
Medya ruh sağlığı bozuk kişilerin uyguladığı şiddeti , sapıklığı defalarca verip heyecan yaratıp reyting toplamaktadır. Korku filmleriyle yetinmeyip, korku unsurlarını komedi filmlerine dahi ekleyip , ruh sağlığı biraz zayıf olanlara , çocuklara, rol model oluşturmak ne kadar doğrudur? Testere filminden etkilenip sevgilisini testereyle doğrayan çocuk suçludur da, bu filmden para kazananın hiç mi sorumluluğu yoktur? Sürekli bir avuç azınlığın yaşadığı lüx hayatı, normal, herkesin ulaması gereken bir şeymiş gibi gösterip , insanların içinde bulunduğu duruma kahrettirip , her türlü ahlaki, hukuki sınırları zorlayıp , ne olursa olsun onlar gibi olmaya teşvik etmenin , suça teşvik etmekten ne farkı vardır?
Şifresini bilmeden nasıl anahtarı kilidine uyduramıyorsak ,insanında şifresini bilmeden topluma, toplum kurallarına ,uyduramayız.Topluma uyumsuz olan insan suç işler devlet de onu cezalandırır. Ne acıdır ki devlet kurduğu sistemle bir yandan bireyi suça iter (farkında olmadan,yada aldırmadan) diğer yandan cezalandırır. Bireyin suç işlemesini önlemek yerine suç işlendikten sonra cezalandırmayı tercih eder yada başka yolunun da olduğunu bilmez.
Suçu önlemenin bir yolu olduğunu ama bunun için tüm hukuk sisteminin buna göre uyarlanması gerektiğini birilerinin anlaması , anlatması ve savunması gereği vardır. Sadece hukuk sisteminin değil ahlaki değerlerinde buna uygun yapılanması gerekir.Kısaca söylemeye çalıştığım insanı suça iten faktörleri ortadan kaldırırsanız , suçu ortadan kaldırırsınız. Bu faktörler ya kişinin psikolojik yapısından yada toplumdan (toplumsal kurallar ,gelir dağılımı, ahlaki değerler vs.)kaynaklanır. Bu konuda araştırmalar yapılıp, bilimsel veriler ışığında çözümler üretilmezse binlerce yıllık hammurabi kanunlarını versiyon farkıyla uygulamaya devam ederiz, 21.yüzyılda...
Cezalar herkes için caydırıcı olsaydı ceza evleri boş olurdu. Öyle ise kolaycılığa kaçıp olanla idare etmek değil, olması gerekeni bulmak çağdaş Hukukçunun , düşünen hukukçunun görevi olması gerekir.
İstanbul , 2010 Engin S.
Kapitalizm herşeyi parayla satar, en başta da mutluluğu, daha doğrusu mutlu olabilme hayalini satar.
Ucuz gazlı bir içecekten tutun da, lüks bir arabaya, yata, kata, saraya kadar herşeyi ama herşeyi
satın aldığınızda ancak mutlu olabileceğimiz yalanını beynimize nakşeder, reklam denen beyin yıkama yöntemi ile.
Reklamlar kapitalizmin en büyük iki silahından biridir. Diğeri de kapitalin kendisidir.
Reklamlarda kullanılan yöntem, özendirme, özdeşleştirme ve beyne silinmez bir şekilde nakşettirmek için gereken tekrarlardır.
Oysa reklam yerine ürünün gerçek (ölçülebilir) özellikleri tanıtılmalı, özendirilmemeli, kamu otoritesi reklam vereni değil
halkını koruyacak düzenlemeler yapmalı, gereksiz tüketimin önüne geçmeli. Gereksiz bir ürünü tüketirken o ürünün üretim aşamasından, atık hale gelene kadar çevreye verdiği zarar düşünülmeli, ihtiyacımız olmadan tükettiğimiz herşeyle birlikte çevremizi, yaşam alanımızı da tükettiğimizin farkında olmalıyız.
Engin S.
Savaş ciddi bir travmadır , insanın psikolojisini bozar, özellikle de uzun süreli olursa. Önce acımasızlığa alışılır, şiddet kanıksanır , uzun sürerse zararı daha fazla olur. Vietnam savaşından sağ dönen birçok askerin başına gelenler gibi, psikolojileri bozuldu, intihar edenler oldu.
Modern dünyada savaşlar sadece silahla olmaz , kapitalist sistemde ekonomik savaşlar vardır ve ömür boyu sürer. Buradaki savaşta bir kurşun gibi sizi anında öldürmez ama aç bırakır, sokakta bırakır, hasta eder , yavaş yavaş öldürür.
Kapitalist sistem size bu ekonomik savaşta sadece HAYAT da kalmayı değil artı MUTLU olmayı , ÖZGÜR olmayı , FARKLI olmayı , İMTİYAZLI olmayı da vaad eder.
Bu kadar güzelliğe kim hayır diyebilir , üstelik REKLAM gibi güçlü EKONOMİK SİLAHI varken. Güzeller güzeli bir kız, bazen erkek X marka aracın üstünde davetkar bir bakışla, bu araca sahip olursan benim gibi birine kavuşursun mesajını beynimizin derinliklerine gönderdiğinde , korteks (Beynin bilinçli düşünen kısmı)emin olun devre dışı kalır çoğu zaman ve duygularımızın etkisiyle gereksiz satın almalar yaparız.
Şimdi tek tek bakalım sistem bize vadettiklerini verebiliyor mu?
HATAT da kalmayı , büyük ölçüde verebiliyor. Özellikle fizyolojik ihtiyaçlar fazlası ile karşılanıyor. Güvenlik riskleri zenginlikle orantılı olarak artsada , güvenlik tedbirleriyle riskler azaltılabiliyor.
İMTİYAZLI olmayı büyük ölçüde verebiliyor, bu savaşın galipleri SARAY larda oturup VIP salonlardan geçip , DÜNYA SİYASETİNE yön vermek gibi ekonomik savaşın mağluplarının yapamayacağı bir çok şeyi yapabiliyor.
FARKLI olmayı büyük ölçüde olmasada verebiliyor, zengin olanla olmayan arasındaki fark büyük olsada, zenginlerin kendi aralarında çok büyük farklılıklar yaratmaları o kadar kolay değil.
ÖZGÜR olmaya sıra gelince işler zorlaşıyor, işinin kölesi olmayanın fazla başarısı da olamaz, zira işleri bir an boş bırakmak , yarışta hayli geri kalmak demektir. Araba yarışında şurada güzel bir şey gördüm dur bakayım diyenin kazanma şansı varmıdır?
MUTLULUK, işte asıl aldatma burada üstelik bu aldatmanın aldatanıda aldanmış durumda. Savaş ortamında helede uzun süreliyse, insanın mutlu olması sadist olmasıyla mümkündür ancak , kaldı ki aslında o da gerçek mutluluk değil hazdır, geçici bir haz.
Ekonomik savaş(Rekabet) ortamını da duygusal beynimiz gerçek savaş gibi algılar ve strese girer, çünkü milyonlarca yıllık evrim sürecimizde ki karşılığı gerçek savaştır. Ekonomik savaşı ilkel(duygusal) beynimiz bilmez, korteksimize(beynimizin düşünen kısmı) düşen görev de , libidomuzun bize hataya düşerek al dediği o arabayı vs. yi almak için mantıklı gerekçeler üretmekden öteye gidemez çoğu zaman.
Oysa ki o arabayı içinde kız (yada erkek) olmadan verirler, dünya kadar da paranı (emeğini, zamanını) alırlar. Libido da bir hayal kırıklığı ve mutsuzluk. L
Evlilik için de, durum çok farklı değildir. Birinci nesil zenginlerden değilse, kapitalist evliliğini de planlamak zorundadır, eş seçimini, işlerinin gelişimine yapacağı katkıda etkiler. Evlendikten sonra, iş çıkışı, iş için istemediği davetlere, toplantılara katılmak zorundadır.
Bu kadar hesaplı ve ömür boyu süren savaşta yüksek stres düzeyi, kişiden kişiye değişmekle birlikte mutsuzluk kaynağı olur. Senede birkaç hafta tatil de yeterli olmaz, isterse 180m. yatın olsun.
Bir arslanın avını yakalayıp yemek için 8 -10 saat koştuğunu düşünebiliyor musunuz?
Yemeğini yiyemeden çatlar ölür hayvan.
İnsan için de durum çok farklı değildir. Milyonlarca yıllık evrim sürecinde oluşan vücut sistemimizin, toprağı ekmeyi öğrenip kısmen yerleşik düzene geçtiğimiz 10.000 yılda değişmesini yeni şartlara uygun evrimleşmesini bekleyemeyiz. Bu durumda kurduğumuz sistemleri bünyemize uydurmak zorundayız, mutlu olmak için.
Engin S. Darıca, 2023
Sayfa 4 / 5