Enflasyon, Ali Cengiz oyunu gibidir. Vergi verirsin, paran eksilir paranın devlete gittiğini bilirsin, Enflasyon varsa paran eksililir ama paranın nereye gittiğini tam olarak bilemezsin. Parana faiz alırsın, paran artacak zannedersin ama enflasyon varsa ve faiz oranı enflasyondan az ise, yine paran eksilir. Maaşına zam gelir ama  zamanla aynı parayla alabildiğin şeyler azalır yani paranın alım gücü düşer, yine paran eksilir ve paranın ne kadarının tam olarak nereye gittiğini bilemediğin bir Ali Cengiz oyunu gibidir.

Peki, enflasyon canavarı diye de adlandırılan enflasyon nedir, neden olur? 

Güncel Sözlük anlamı ile enflasyon;

1. Dolanımdaki para miktarıyla, malların ve satın alınabilir hizmetlerin toplamı arasındaki açığın büyümesinden ortaya çıkan ve fiyatların toplam yükselişi, paranın değerinin düşmesi biçiminde kendini gösteren ekonomik parasal süreç; para şişkinliği, parasal  şişkinlik.

2. Gereğinden fazla artış; şişkinlik

3. Pahalılık

Ekonomik anlamda ;

Kökeni Latince “inflāre” (şişirmek, kabartmak) anlamına gelen kelimeden türemiş ve  para arzının şişmesi / para miktarının artması” anlamında kullanılmıştır. Kelimenin aslı budur. Sonraları nedense, bu kavram , genel fiyatlar seviyesinin sürekli artması anlamında kullanılmaya başlanmıştır. Bu tanım kafa karıştırıcıdır, enflasyonla hayat pahalılığını ayırt etmemizi ve enflasyonla mücadeleyi zorlaştıran bir yaklaşımdır. Enflasyonda da fiyatlar artar, hayat pahalılığında da fiyatlar artar ama enflasyonda para miktarı arttığı için fiyatlar artar, hayat pahalılığında ise para miktarı sabit kalsa dahi, tekellerin, kartellerin veya üretici yada satıcıların ürünlerine sürekli zam yapması ile fiyatlar artar. Sonuç aynıdır ama sebep farklıdır. Bir hastalığın sebebini bilmeden semptomlarına (sonucuna, belirtilerine) göre tedavi yaparak hastalığı iyileştiremezsiniz. Bu yüzden kavramlarla oynamamak gerekir.


Enflasyonun tanımı dolaşımdaki paranın (Emisyon hacminin) artmasıdır. Fakat  iş bu kadar kolay değildir. Zira para yerine geçen senet, vadeli çek, kredi kartı, banka teminat mektubu ve açık hesap gibi borçlanma araçları ile de,  dolaşımdaki para sanal olarak artırılır ve enflasyona neden olur. Öyle ise enflasyonla mücadele etmenin yolu, para basmamak, vadeli çeki tamamen yasaklamak ve vadeli satışlara sınır getirmektir. Bu kadar kolaysa neden yapılmıyor ? Çünkü gelir dağılımı bozuk, insanların çoğu,  bazı şirketler  peşin para ile ihtiyaçlarını gidermekte zorlanıyor, hükümetler de para basarak veya kredileri artırarak piyasaları geçici rahatlatma yoluna gidiyor. Bir süre azla yetinip, sonra kalıcı rahatlık yaşamak, zaten azla yetinen halka zor geleceğinden, iktidarlar borçlanarak, para basarak sanal veya gerçek zenginlik yaratma yolunu seçebiliyorlar.

 Engin S. 13 Mart 2026, Darıca
      

Bir toplumda birkaç hırsız karnını doyurur, herkes hırsız olursa?

İlkel, avcı, toplayıcı topluluklarda, avlanarak, toplayıcılıkla hayatta kalmak mümkündü, insan nüfusu bugüne  göre az olduğu için , bitkilerin , hayvanların ürettiği, insanlar için yeterli oluyordu çoğunlukla. Yinede iklime göre açlık, tokluk zamanları oluyordu.

İnsan becerisi arttıkça, hayatta kalma oranı da arttı, insan popülasyonundaki artışla beraber, artan besin gereksinimi karşılamak ve sürekliliğini sağlamak , açlık çekmemek için toprağı işlemeyi keşfetti ve hiç durmadan yeni üretim yöntemleri bularak, hayatta kalmayı başardı (Dinazorlar gibi nesli tükenmedi). Üretmeyi bilmeyenler ve çeşitli sebeplerle üretmeyenler, eski usul üretenden toplamaya (çalmaya) devam etti. Çiftçinin bir yılda ürettiğinin, bir günde çalınabildiğini görenler de, üretimden vaz geçip çalmayı tercih ederse, ne olur ? Ahlak, yasa, adalet, din kuralları, akıl, mantık buna engel olur çünkü üretim olmazsa çalacak bir şey de kalmaz. Çalanlar arttıkça çalınacaklar azalır.  

Tüm bu değerler yozlaşırsa ? Yozlaşma arttıkça yoksulluk artar. Son noktada, ya insanlar açlıktan kırılır, bombalar altında ölür, yada çalmanın çare olmadığını kabul eder, doğru değerleri kabul eder, hayatta kalır.

Engin S. Darıca, 2026

 

 

Ezberci eğitim sistemi, takipçi, taklitci  sistemlere yol açar. Sorgulayıcı, araştırıcı, inovatif düşünmeyi destekleyen eğitim sistemleri ise, yeni yaratıcı fikirlere, buluşlara, ekonomik ve sosyal alanlarda gelişmeye yol açar.

Bazı insanların ezber yeteneği daha  güçlü, bazılarının ise muhakeme yeteneği daha  güçlüdür.

Eğitim sisteminin ağırlığı ezbere daynadığında, muhakemesi güçlü fakat ezberi zayıf olanlar, sistemden olumsuz etkilenir ve geri kalırlar. Oysa inovasyon için, yeni buluşlar için, sorgulama, muhakeme , ezberden daha önemlidir ve sistemin bu kişilere ihtiyacı vardır. Öyle ise, eğitim sisteminin bilgiyi ölçmeye (ezbere) verdiği önemi, muhakeme yeteneğini ve diğer yetenekleri ölçmeye de vermelidir.

Üniversite öncesi eğitimde temel bilgiler ezberletilmeli ancak, zaman zaman kitap defter açık, fakat sorular muhakemeyi gerektirecek şekilde (bak, yaz şeklinde değil) muhakeme sınavları yapılmalı, sürekli ezbercilik ödüllendirilmemeli. Düşünme, sorgulama da ödüllendirilmeli. Ayrıca meslek okullarına yeteneği olanlarda, o alanlarda teşvik edilmeli, kişiler yeteneği olan alanlara özendirilmeli, meslekleri sevdirecek diziler yapılmalı. Eğitim alanları ihtiyaca
göre planlanmalı, eğitimde, gereksiz veya ayrıntı bilgilerle beyinler doldurulmamalı, hedefe yönelik gerekli bilgiler verilmelidir.

Ezberci eğitim yerine, sorgulayıcı, nedeni, niçini ile gerçekten öğrenen (sadece ezberleyen değil) insanlar ne kadar çok olur ve onların bilim yapma ortamı olan üniversiteye  girme oranı ne kadar  yüksek  olursa,  bilim yapma, yeni bir şeyler bulma olasılığı o kadar yüksek olur. Bir bilgiyi ezberlemek için, önce o bilginin bulunması gerekir, henüz olmayan birşeyi ezberleyemezsiniz ama daha önce üretilmiş bilimsel bilgileri kullanarak, soru sorup cevaplar arayarak, deneyerek, muhakeme ederek yeni şeyler üretebilirsiniz. Bilgi üretildikten sonra ezberlenebilecek bilgiye dönüşür. Geri kalmış toplum olmak, fakir olmak, cahil olmak istemiyorsak, ezberi güçlü olanlarla ezberi biraz daha zayıf ama muhakemesi güçlü olanlar arasındaki dengeyi  bozmamak, sorgulayan, bilim yapan, gelişmiş toplum olmak için, genel yetenek sınavını eskiden olduğu gibi tekrar üniversite sınavlarına koymalı, ezberi güçlü olanlara pozitif ayrımcılık yapmakdan ve ezbercilikden vazgeçmeli üniversitelere daha çok maddi olanak sağlamalıyız.  Aksi takdirde daha çok TAKİPCİ, EZBERCİ, daha az BİLİM üretebilen toplum oluruz. Engin S. 2025 Darıca

 AŞK İNSANIN İŞTAHINI, EVLİLİK İFLAHINI KESER!

Evlilik aşkı öldürür, çünkü hep aynı şeyi yapmaktan sıkılır insan, hep aynı yemeği yemek yada sürekli çalışıp hiç tatil yapmamak gibi monoton hayat insanı yorar değişiklik canlandırır. Aşkın yerini yavaş yavaş alışkanlık alır, farkında bile olmadan aşktan, birliktelikten alınan doyumun eksikliği başka şeylerle kapatılmaya çalışılır; örneğin yemekle, zevklidir çünkü, hep aynı yemeği yeme zorunluluğuda yok ayrıca, dolayısıyla bıktırmaz ama kilo aldırır, fiziki görünüm değişir azar azar aldırış edilmez " beğenen beğenmiştir nasılsa " henüz gençken ilerideki sağlık sorunları da çok önemsenmez. Kadınlar açısından bir de hamilelik döneminde alınan kilolar vardır biyolojisinin bir süre için zorunlu kıldığı kilolar kalıcı olur (istisnalar bu kuralı bozmaz:)), işte obezite baslamıştır. Tedavisine gerek olmayan bir hastalık(aşk) iyileşmiş, fakat simdi tedavisi gereken bir hastalık(obezite) başlamıştır. Aşkın yerini sadece obezite mi alır derseniz,  hayır o sadece sonuçlardan biridir, esas olarak aşkın yerini doyumsuzluk alır ki işte esas felaket buradadır. Doyumsuz insan ne yapar derseniz, karnı doymamış bir bebek ne yaparsa onu yapar; ağlar, yalniz bu büyük bebeğin ağlamasi küçük bebeğinki gibi olmaz her zaman, kimi zaman öfke, kızgınlık, kimi zaman çöküntü, depresyon şeklinde olur. Gazetelerin üçüncü sayfa haberlerinin bir nedenide Öfke , kızgınlık ve depresyon değil midir. Ağlayan büyük bebeğin bu öfkesi veya çöküntüsü ister istemez çevresini etkilemez mi etkilenen bu çevre, nispeten kendi başka çevrelerini etkilemez mi hiç. Sabah eşiyle sorunu olanın iş çevresine bunun hiç yansıtmaması mümkün mü? Daha da önemlisi annenin öfkesinden depresyonundan çocuğun etkilenmemesi mümkün mü? Bundan etkilenen çocuğun etkilenme derecesiyle orantılı olarak, ileri yaşlarına sorun olarak taşınmaz mı bu çocukluk travmaları. Çocukluk travmalarının etkisiyle büyüyen, ne kadar sağlıklı davranabilir, burada bir kısır döngü var mıdır, varsa bu kısır döngü nasıl kırılabilir? Bunun için başa dönüp, ağlayan büyük bebeğin neden ağladığını hatırlayalım; DOYUMSUZLUK değil miydi sebebi, o halde bebeği susturabilmek, bu kısır döngüyü kırabilmek için,  DOYURMAK gerek büyük bebeği...

Engin S.

Akıllar arası seyahatlerin birinde karşılaştığım ve hemencecik kaynaştığım bir konu oldu zaman içinde.

Zaten bana, zamanın dışında herhangi bir aktivite yaptırabilecek bir teknolojik imkan da yoktu. İnsanoğlunun evrim sürecinin devam ettiği kesindir. Bu akıl yolunda karşıma çıkan konu insanın gen şifresinin çözülmesiyle ilgili... Evet hiç bir tartışmaya yer bırakmayacak bir şekilde insanoğlu ALIN YAZISI 'nı buldu! Evet çözdük KADER kavramının gizemini!

Alın, bu yazının en okunaklı olduğu, nispeten düz bir alan diye ismi alın yazısı, yoksa bu KADER 'in ta kendisi işte!

Yarının toplumunda bir çocuk, dünyaya gelmeden önce bilinecek hangi hastalıkları mesela kaç yaşında yaşayacağı? Cinsel tercihlerinin ne türde olacağını söyleyecekler bize? 

Çok uzak olmayan bir tarihte insanlar ceplerinde küçücük ve herhalde dijital (zaten o yüzden küçücük) "kimlik kartı" taşıyacaklar. Burada herkesin her şeyi en başta da gen haritası bulunacak. İnsanlar sevgililerine bu kimlik kartlarını gösterecekler ve bu yolla birbirlerini tümüyle tanımış olacaklar. Şimdi 2002 yılında taşıdıkları kimlik onlarla ilgili hiçbir "gerçek" bilgi vermiyor. Şimdiki kimliklerimiz devletin bize verdiği ve taşımamızın zorunlu olduğu bir belgedir ve öküzlerin kalçasına yapılan döğmelerden hem daha saçma, hem de zaman zaman daha acı vericidir. Çünkü bazen devlet onu sebepsiz yere geri alır. İşte o zaman çok acıtır. Devlet senin bu yurdun çocuğu olup olmaman konusunda söz sahibidir. Mesela bizim devletimize göre hala Nazım Hikmet bu yurdun insanı değildir. Bu yasağı koyan insanların kendileri de dahil bu ülkede Nazım Hikmetten şu ya da bu şekilde etkilenmemiş ya da ilgilenmemiş bir Allah'ın kulu yokken üstelik! Nazım Hikmet'le ilgili herhangi bir "şey" birinci sayfa haberidir! Neden acaba? Başka hangi Rus vatandaşının bizim hayatımızda böyle bir garantisi vardır. Bir insanın kendi yurdunu seçmesi konusunda hiç bir devletin hiçbir bireye söyleyecek bir sözü yoktur olamaz da! Bir insan bir yurdu sevecekse kimseden izin almaz. Bir insan bir şeye aşık olurken kimseden izin almaz! Ama benim ülkemde SEVGİ, çoğu zaman bir İZİNSİZ GÖSTERİ oldu.

BIR "ŞEY"İ (Kİ BU ŞEY, BIR INSAN DA OLABİLİR) SEVİYOR OLMAK BİR MARİFET DEGİLDIR. MARİFET O ŞEYİ SEVMEYENİ DE SEVEBİLMEKTİR.

BİR ŞEYİN DEĞERİ: SİZİN İÇİN, ONA VERDİĞİNİZ DEĞER KADARDIR.
Neye ne kadar değer vereceğimizi biz belirlemeliyiz. Yoksa elin donu değerli olur, senin ömrün beş para etmez! Nasıl mı? Aşağıdaki konuşmaya bir bakalım...
(Elvis Presley'in mavi donu satışa çıkarıldı...)
-Eee kimin donu, O'nun donu...
-Kim ''o''
-O değer verdiğin.
-İyi de ben onun sanatına (kahramanlığına, güzelliğine vs.) değer verdim,vermemeli miydim ?
-Vermeliydin.
-Eee
-Fazla değer verdin gözünde büyüttün o kadar büyüttün ki, açık artırmada donuna bile paran yetmiyor !
-Bir tek ben mi değer verdim milyonlar değer veriyor.
-Bir tek sen değer versen sorun olmaz zaten...
Burada serbest piyasa ekonomisinin altın kuralı görülür arz talep dengesi: Talep/Arz=Fiyat Buna göre talebi artan ürünün fiyatı yükselir. (arz sabit olmak kaydıyla) Arzı artan ürünün de fiyatı düşer. (talep sabit olak kaydıyla) Sonuç olarak bir şeye ne kadar çok değer verirseniz ve bu değeri verenlerin sayısı ne kadar çok olursa olursa onun fiyatı da o kadar çok olur... Burada ürünün ne olduğu önemli değil, bu Elvis Presli'nin donu da olabilir, bir araba modeli de, bir futbolcunun transfer ücreti de...

Bir toplumda birkaç hırsız karnını doyurur, herkes hırsız olursa, insanlar açlıktan ölür!
''Kabullendiğimiz değerler bizi mutlu da edebilir mutsuz da...''

Sizin 100 TL etmez dediğiniz bir tabloya başka biri 100.000 TL değer biçebilir.
Birinin uğruna cinayet işleyebileceği bir konuya başka biri önemsiz diyebilir.
Bu değerleri sizin vermenizde gerekmez sizden önce verilen değerleri sorgulamadan kabullenebilirsiniz. Yada sorgulayıp, benimser yada benimsemezsiniz.

Para da bizden evvel belirlenmiş değerlerdendir. Biz onun değerini ya sorgulamadan yada kısa bir sorgudan sonra hemen benimseriz. Olmazsa olmaz dır para... Doğrudur da, nereye kadar... Senin değer verdiğin para, sana değer vermeye başlayana kadar; ''Kaç paralık adamsın ? '' sözü yerleşene kadar.